Sürdürülebilirlik Kavramı Sürdürülebilir mi?

İlk bakışta çelişkili gibi gözüken yazı başlığında yönlendirilen soru, yazının ilerleyen bölümlerinde üç farklı durumda karşımıza çıkıyor. İlk olarak, soru kendini olumsuzlayan biçimiyle bir sorgulama alanı sunuyor ve kavramın politik içeriğinde gizli gösterenleri açığa çıkarıyor. Kavrama yönlendirilen bir diğer bakış açısı doğrudan mimarlık disiplini içerisinden... Mimarın “sürdürülebilirlik” kavramını algılama ve kullanma biçimleri üzerinde duruluyor. Yazının sonunda ise, aynı soru bu sefer kendini olumlayan biçimiyle mimari estetik düzlemine kadar çekiliyor ve mimari ürün üzerinden sürdürülebilirlik kavramına ait bir okuma yapılıyor.

Batı Kaynaklı bir Sürdürülebilirlik bugünün gerçeklik alanında Sürdürülebilir mi? bir sorgulama...
Bugün anladığımız şekliyle; toplum yararı, sorumluluk hissi ve etik bir görüşe dayanan “sürdürülebilirlik” kavramı, başlangıçta kalkınmaya bağlı, bireysel zenginlik üzerine kurulu “Batı” değerler sisteminin bir parçası idi. Gelişme mefhumuna dayanan ve ekonomik büyümeye karşılık getirilen “sürdürülebilirlik”, bu tanımıyla yaşam ve yaşamın kaynağını aşındırdı ve bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkardı. Bugün farkına varılan “sürdürülebilirlik” tanımının bir diğer yüzü; “kalkınma” olarak sunulan şeyin sermayenin hareketinden başka bir şey olmadığı gerçeğidir. Peş peşe ilan edilen ‘kalkınma on yıllarının’ sonunda, zenginlik artarken yoksulluk da artmakta, sefalet ve açlık derinleşmekte ve bütün bunlara bir de çevre tahribatı eklenmektedir. Kalkınmacılığın sonuçları bu kadar rahatsız ediciyken, tek başına kalkınma kullanılamaz hale gelmiştir. Başkaya’nın ifadesiyle, “Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyümeyle çevrenin korunması gereğini yanyana getirerek, ekonomik büyümenin ortaya çıkardığı ekolojik yıkımı tartışma konusu olmaktan çıkarmaya yarıyor.” Başka bir ifadeyle, Batı üretimi olan “Sürdürülebilirlik” kavramı ideolojik bir yanılsama aracı olarak kullanılmakta ve olmayan bir olgu varmış gibi gösterilmektedir. Bu siyaset politikası, Benjamin’in ifadesiyle siyaset estetiği; yaşamın estetize edilmesi olarak yorumlanabilir. Bu estetize ediliş şekli ile kendini yansıtma estetik bir yaşam formuna dönüştürülür ve siyasal bir realite düzeyinde sunulur.

Sürdürülebilirlik tartışmaları içinde önemli bir yeri olan küreselleşme de sorunlu bir tanımdır. Sürdürülebilir bir Dünya için küreselleşmenin kaçınılmaz olduğu fikri, ekolojik sorunların tüm uluslar için bir bütün olduğu, bir ulusun kendi sınırlarında aldığı kararlardan diğer tüm ulusların etkilenebileceği ve getirilecek çözümlerin evrenselliği gerektirdiği açısından doğrudur. Fakat, kapitalist düzeni yürüten Batılı ulusların küreselleşme kavramını da kendi ekonomik çıkarlarında kullandıkları ve Üçüncü Dünya Ülkelerini bu kavram altında kalkındırmaya yönelik politikalarla yanılttıkları gözden kaçmamalıdır. Bernasconi’ye göre küreselleşme tanımı; (demokrasi ve özgürlük sözcükleri gibi) insanın nerede yaşadığına ve şartlarına bağlı olarak çok farklı anlamlara gelen bir sözcüktür. Daha yoksul ülkeler için “küreselleşme”, kendi kaderini tayin etme gücüne sahip olamamaktır. Yabancı yardımına bağımlılık halinde “demokrasi”nin anlamının azalması gibi “küreselleşme” tanımında da bir anlam kayması yaşanır. Çünkü bu bağımlılığın sonucunda başlıca politikaları halk değil, parayı veren ülkeler ve IMF belirlemektedir.

Küresel dinamikler açısından baktığımızda ise, “sermayenin yayılması” demek olan küreselleşme; aşırı vergi, çevre kısıtlamaları gibi engelleyici faktörlerden kaçan çokuluslu şirketlerin istedikleri yerde istedikleri zaman üretim yapabilecekleri fırsatları doğuran bir düzen sunmaktadır. Kirliliğe neden olan endüstriler çevre uyum masraflarını düşürmek amacıyla gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere kaymaktadır. ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler) maliyetlerini düşürmek için, üretimlerini, ücretlerin en düşük olduğu, sosyal giderlerin ve çevre koruma harcamalarının sözkonusu olmadığı ülkelerde yapmaktadır. Başta kimya sanayii olmak üzere birçok kirli sanayi az gelişmiş ülkelere taşınmaktadır. Marx’ın “sermayenin ulusal sınırlar tanımadığı”na yönelik belirlemesi en açık biçimiyle çevresel/ekolojik bozulma boyutunda somutlanmaktadır. Küresel dinamiklerin getirdiği yasa ve düzenlemelerle gelişmiş ülkeler teknoloji transferini tekelinde tutmakta ve az gelişmiş ülkeler teknoloji konusunda devre dışı bırakılmaktadır. Teknoloji yarışına katılamayan bir ülke dünya ticaretinde ancak insani ve doğal kaynaklarını ucuzlatarak yer alabilmektedir. Bu rekabeti ise ancak ücretleri düşürme, çevreyi korumaktan vazgeçme, gevşek çevre standartlarını getirme ve doğal kaynakları işleyen kamu işletmelerini özelleştirme gibi uygulamalarla gerçekleştirebilir.

Halihazırdaki dünyanın ne adil ne de sürdürülebilir olduğu kabul edilemez. Yine de Gelişmiş Dünya denen dünya, tüm başarısızlıklarına rağmen, dünyanın geri kalanına geleceğinin ne olduğunu söylemeye hak görmekte ve bu geleceğin de kendisi olduğunu öne sürmektedir. Bernasconi, böyle olduğu ölçüde Batılı felsefi gelişme fikrini değişim meydana getirmenin değil, statükoyu güçlendirmenin aracı olarak görmektedir.

Sürdürülebilirlik Kavramı Mimari Pratikte Nasıl Sürdürülebilir?
Mimari söylem ve pratik ilişkisi üzerine bir değinme...
21. yüzyıla gelindiğinde dünyanın kaotik problemler ağına çevresel sorunların eklemlenmesi ve mimarlık disiplininin tam da bu problemler ağının düğüm noktalarından biri olması mimarlığın sosyal sorumluluğunun yeniden düşünülmesi gerekliliğini gösterir. Bir önceki yüzyılın başında Modern mimarların demokratik ve eşitlikçi bir sosyal düzenin yaratılması adına üstlendikleri toplumsal sorumluluk, bugünün ve geleceğin mimarlarının yeniden kazanmaları gereken bir bilinç düzeyidir. İki dönem arasında üzerinde durulması gereken ayrım ise varolan problemlerin boyutu ve bunların algılanma biçimlerindedir. Modernist mimarların yüzleştikleri toplumsal sorunlar somut olarak karşılarında durmaktaydı ve “Mimarlık ya da Devrim” söylemi ile yeni bir toplumsal düzen yaratmak o günün koşullarında güçlü bir ifade idi. İki dünya savaşı arasında modernistler, herkes için ev, insancıl bir planlama ve sağlıklı bir toplum oluşturma uğraşındaydılar. Amaçları doğrultusunda çağın endüstriyel olanaklarını kullanarak standartlaşmış bilgi ve üretim koşullarında ilerlediler. Doğrusal bir ilerleme sürecinde mutlak hakikate ve toplumsal düzenlerin rasyonel biçimde planlanmasına olan inanç baskındı.
Günümüzde ise doğal kaynakların yokolma sürecine girmesi, kömür ve diğer fosil yakıtların açığa çıkardığı karbondioksit oranı ve küresel ısınma her geçen gün dünyanın ekolojik sistemini tehdit etmekte. Bu problemlerin boyutu ve önemiyle ilgili çok sayıda belgemiz var. Bununla birlikte küresel ısınma endişelenmeyi gerektirmeyecek kadar uzak ya da belirsiz bir gelişme olarak görülebiliyor. Birkaç derecelik ısınmanın o kadar da kötü olmadığı veya iklim değişikliği uyarıları, çevre korumacıların yaşam biçimlerimizi değiştirmek üzere uyguladığı bir taktik olarak algılanabilir. Durum böyle olunca çevresel sorunlar, bugünün algı ortamında soyut kalmakta ve toplumun çoğunluğu tarafından doğa tükenmeyecek bir kaynak olarak hazırda_rezerv olarak görülmektedir. Yaşanmakta olan bu algı bunalımında mimarların sürdürülebilirlik bağlamında ortaya koydukları ideolojik söylem ise toplum üzerinde zayıf bir etki yaratmaktadır. Dünyanın içinde bulunduğu trajik durumu anlayabilmek ve çözüm yolları üretebilmek için öncelikle algı dünyamızda, düşünce ve değerlerimizde radikal bir değişiklik gerekiyor. Bu değişim paradigmik bir duruma işaret eder, doğrusal ilerlemeye yüzünü dönen modern dünyanın mekanistik dünya görüşünün bugünün gerçekliğine uygulanamayacağı durumuna...

Yeni paradigmaya Capra’nın ifadesiyle bütünselci (holistik) dünya görüşü denebilir, bu, dünyayı ayrı ayrı parçaların bir koleksiyonundan çok biraraya toplanmış bir bütün olarak görmektedir. Tamamen birbirine bağlı biyolojik, psikolojik, toplumsal ve çevresel olaylar çerçevesinde birbirine örülmüş bir dünyada yaşamakta olduğumuzun farkına varmak ve bireyler olarak doğanın çevrimsel süreçlerinin içinde yer aldığımızın farkında olmak dünyayı elverişli bir şekilde dile getirmemizin gerekleridir. Bütünselci dünya görüşü zamansal algı biçimlerimizde de bir değişiklik öngörür. Bu anlayış ilerlemeye ve geleceğe yönelik modernitenin doğrusal zaman kavramından öte bir zamanı belirtir, “döngüsel ve çizgisel zamanı... Ama bu ikili kavramların bütünleşmesi spiral zamanı oluşturur”. Ekolojik bilinç, spiral zaman algısı ile doğacaktır. Bir başka deyişle; çevremizdeki doğanın döngüsel süreçlerini ve rasyonel bilgimizin çizgisel zamanını biraraya getirdiğimizde ekolojik bilinç düzeyine ulaşabiliriz.

Değişen yeni bir gerçeklik üzerinden, problemleri yeniden karşısına alan mimar, bu sefer, “Mimarlık ya da Kirlilik” söyleminde bulunabilir mi? Hagan’ın ifadesiyle bulunamaz, çünkü toplumu dönüştürme idealinde olan mimarlığın devrim kadar güçlü bir eylem olmadığı açıktır. Yapılı çevrenin yararına geliştirilen mimari fikirler, tüm dünyayı korumaya yeterli değildir, ancak yapılı çevreyi korumaya yardım edebilir. Bu bağlamda mimari pratik, etik ve eylemsel yetisini yeniden kazanır ve toplumu dönüştüremese bile kendisini dönüştürebilir.

Mimari Estetikte Kuramın Gücünü Hissetmek...
Mimari ürün üzerinden sürdürülebilirlik kavramına ait bir okuma...

Ekolojik perspektifin sunduğu yeni paradigmik dönüşümün eşiğinde mimarlık da kendi özel durumunu yaratmaktadır. Sürdürülebilirlik kavramının mimarlığın etkinlik alanına geçişinde; çevre bilincinin tasarım stratejilerine dönüştürülmesi ve ‘sürdürülebilirlik ölçütleri’nin farklı boyutlardaki dünya görüşlerine nasıl adapte edilebileceği soruları önem taşımaktadır. Sürdürülebilir tasarım, çözüm yolları aramadan önce içinde barındırdığı özel sorun ile sistemi anlamaya çalışan görünür bir tasarım metodolojisi gerektirir. Sürdürülebilirlik, yapı ve çevre arasında dengeli bir ilişki kurmaya çalışırken, bir projenin sosyal ve ekonomik dallanmalarını da sistemin içine dahil eder. Sürdürülebilir bir mimari ürün inşa edilmeden önce düşünce dünyasının farklı katmanlarında yol alır. Bu varoluş sürecinde “sürdürülebilirlik” kavramına kafa yoran mimar, nesnenin anlam dünyasına içkin bir etkinlikte bulunabilir mi?
Mimarlığın yaşam biçimlerini ve dünya görüşünü yansıtan ‘inşa edilen’ bir anlam olduğu ön kabulünü yaparak mimarinin bu kendini yansıtma biçimlerinin izini sürmeye başlayabiliriz. Mimarlığın “kuramın nesnesi” olma etkinliğinde “sürdürülebilirlik” kavramına ait ve birbirleriyle karşılıklı ilişkiler içinde (simbiyotik) yeralan üç değer öne çıkartılabilir; Yer, teknoloji ve doğa’nın değerleri (Tablo1).

Bugünün mimarlığında Yer kavramı fenomenolojik bir arayışın ötesinde ideolojik, ekonomik veya ekolojik bir sorunsalı tanımlamaktadır. Toplumların kültürel çeşitliliği, kendi kaynakları ve ekonomileri ile dışarıdan bağımsız _kendi kendini düzenleyen_ bir sistem oluşturmaları sürdürülebilirlik açısından önemli olabilir. Ancak her toplum aynı zamanda bütünün bir parçasıdır ve çeşitlilik birbirleriyle bir ağ ilişkisi içinde düşünüldüğünde anlamlıdır. Levi-Strauss, kültürlerin ortak ölçütlerinin olmadığı ve toplumların kendi ‘ekosistemleri’ne hapsedilmesi pahasına birbirlerinden korunması gerektiğini düşünen zihniyete alternatif olarak, farklılıklara saygının başka biçimleri keşfedilerek evrensellikle yeni ilişkiler kurulmasının yolunu arar. Kültürel çeşitlilik; bir toplumun ‘ötekiler’ ile karşılıklı bir ilişkide bulunduğu sürece anlamlıdır. Sürdürülebilir mimarinin felsefi düşüncesinin anahtarı bütünselci(holistik) bakış ile evren ve yer ikilemini aşabileceğini düşünürsek, “sürdürülebilir mimari estetik” bu potansiyel içinde ontolojik ve ekolojik birleşimin “yeni” bir anlayışını üretecektir (Tablo2). Sürdürülebilir mimarinin estetiği, hem kültürel, iklimsel ve yerel değerlerin ifadesini hem de bilimsel gelişmeler ışığında yeni ekolojik sistem ve bilgi teknolojilerinin tasarımlarını içeren bilginin evrensel ifadesini içermektedir.

20. yüzyılda gelişen yeni bilimler sayesinde insan, doğayı kontrol etmek üzere ona hakim olmak yerine, yerküre üzerindeki yaşamının doğaya bağımlı olduğunu kabul eder. Doğa’nın sürekliliği demek insanın sürekliliği demektir. Böylece insan aklının ürettiği teknolojik güç, doğayı bastırmak üzere değil, onu yaşatmak üzere geliştirilir. Ekolojik mimari, çevre kontrol sistemleri üzerine kurulu bir sistemli düşünceye sahiptir. Fakat bu rasyonalist tavır, modernizmde geçerli olan aklın tek yönlü görünümü biçiminde değil, değişen durumlara ve Yer’e göre her defasında yeniden tanımlanan doğrular üzerine kuruludur. Dolayısıyla, modern mimarlığın ulaşmaya çalıştığı her ulus ve kültür için tek bir mimari gerçeklik olduğu idealine karşı bir süreç olarak gelişir. Katı ve değişmez bir çerçeve içinde sınırlanan rasyonalite yeniden tanımlanır ve ekolojik anlayışta teknoloji, yerin ve doğanın değerleriyle bir simbiyoz ilişkisi içinde var olur (Tablo3). Teknolojinin doğayla kurduğu bu ilişkiyi Hagan, ‘Biomimesis’ (biyolojik benzeme) tanımı içinde ele alır. “Biomimesis” tanımına göre ‘Ekolojik tasarım’ doğal sistemlerin ekolojisinin nasıl çalıştığını öğrenerek farklı iklim ve fiziksel koşullara adaptasyon sağlamak üzere doğanın süreçlerini taklit etmektedir. Van der Ryn ve Pena, “Ecologic Analogues and Architecture” (Ekolojik analojiler ve mimari) başlıklı metninde bu benzetimi ‘Ecomorphism’ tanımı ile ifade eder. Yapıları insan-tasarımı ekolojik sistemler olarak düşünürsek, enerji akışı ve malzeme giriş-çıkışı yapıların metabolizmasını oluşturur. Yapının metabolik dönüşümü, yeni evrensel bir ‘green’ teknolojisine gereksinim duyar. Enerji üretimini sağlayan rüzgar gülleri ve fotovoltaik elemanlar ve güneş kontrolünü sağlamak amacıyla kullanılan membranlar, gölgelikler ve güneş panelleri ekolojik tasarımın yeni estetiğini sunmaktadır (Tablo4).

Sürdürülebilir tasarıma ait bu değerlerin mimari form üzerindeki etkileri, birbirinden çok da ayrı durmayan iki farklı okuma üzerinden ele alınabilir. Birincisi, ihtiyaçtan doğan bir estetik bağlamında kendiliğinden gelişen bir süreci içerir. Yer’in değerlerine ait iklim, topoğrafya ve peyzaj kullanımına bağlı olarak biçimlenen mimari form enerji korunumu sağlar. Eşzamanlı olarak sürdürülebilir yapı ekolojik etkinliği üzerinden kendi yararına, kendi özünü temsil eden formlar üretir. Bu süreç içinde sürdürülebilir mimarinin estetiği kendiliğinden gelişir ve gereklidir. Hagan’ın tanımıyla sürdürülebilir mimaride bir estetik alanının yaratılması ‘realm of necessity’ bir gereklilik alanıdır. Bu tanım gereği Eisenmann’ın güzellik ile ilgili ifadesine bir atıfta bulunur.

”Vitruvius üçlüsü içinde yer alan güzellik...gereklilik durumu içindedir, fakat değildir. O, yerinden edilmiştir...Güzellik gerçekte ‘aura’ ve ’aşkınlık’ın bir özetidir”. Eisenmann
“Canlılar dünyası formların çeşitliliğini gösterir.... bu, yaşamın bir karakteristiğidir, açık bir izlenim ise, onların ‘aşkın’lık gösterebilmesidir....O ‘aşkınlık’; kendi yararına ve kendi özünü temsil eden formudur.”
Hagan

Eisenmann’ın ‘realm of excess’ aşkınlık alanı olarak tanımladığı güzellik, aslında canlılar dünyasının kendi formlarında gizlidir. Bu bağlamda Sürdürülebilir Mimari üzerinden estetik kavramını düşünürsek; biçimsel estetik sürdürülebilir mimarinin thing-itself (kendinde gizli)dir. Mimarinin çevresel etkinliğinin yararına biçimlenen form aynı zamanda estetik değer taşır. Çevresel etik açısından değerlendirdiğimizde, ekoloji ve estetik bir denge durumundadır. Ekolojik sorunların çözümünü geliştiren teknik ve estetik olanın arakesitinde sürdürülebilir mimari, bilim ve sanatın biraradalığını sunar.

İlk okuma etkinliğini Renzo Piano’nun Kanak Kültür Merkezi üzerinde deneyimleyebiliriz. Kültürel tekdüzeliğin yayıldığı bir ortamda, ‘gerçek’ olana ve ahlaki süreç içinde oluşan doğru bir mimarlığa gereksinim vardır. Eskinin değerlendirilmesi, güvenilir değerler ve zamanın ruhu içinde yeninin keşfi arasında kendini gerçek biçimde ifade eden bir mimariyi Renzo Piano’nun mimarlığında okuyabiliriz. Etnolog Dr. Christian Kaufmann, Renzo Piano’nun gerçek başarısını, bugünün kullanıcıları ve onların ataları tarafından yaratılan formlar ile kurduğu ilişki ve bu kültürün tanıklarıyla yüzleşen yeni bir mimari biçimin gerçekliğini hazırlaması olarak yorumlar. Piano’nun kültür merkezi tasarımı, yapıya bağlı simgesel araçların bakış açısından onların kültürel bağlamlarına kadar uzanan bütünüyle görsel şiirsel bir mimarlık ürünüdür. 21.yüzyıla oturtulabilen geçmiş, şimdi ve geleceği temsil eden bir köprü yaratan mimar, ‘dünya merkezli’ yerine ‘kültürel çeşitlilik’, ‘ihlal’ yerine ‘dahil olma’ yı öneren bir mimarlık sunar.
Geleneksel ile çağdaş olanı biraraya getiren tasarım anlayışı sonucu; Kanakların geleneksel sivri çatılı barakaları çağdaş ahşap teknolojisiyle yeniden kurgulanır. Piano, Kanakların kendi barakalarının konik çatılarından esinlenen biçimden gelişen konik formu yarıya keser, çünkü havalanma için hava akışını arttırır. Burada esas tasarım stratejisi iklimdir. Projenin tropikal okyanus iklimi hüküm süren adanın doğal ortamıyla ilişkilendirilmesi iki strateji üzerine kuruludur; yapının konumu ve açık olarak tasarlanan yapı formu. Havada asılı duran hilal biçimindeki strüktür, etkili rüzgara karşı ters biçimde (güney-güneydoğu yönünde) konumlanmıştır; böylece şiddetli rüzgarlara karşı korunan yapıda enerji tasarrufu da sağlanmıştır. Ahşap panjurlar, bilgisayarla düzenlenen ve otomatik olarak esen rüzgarın hızına göre açılıp kapanması tasarlanan hareketli bir sistemdir. Tasarım, Arup ve CSTB tarafından, rüzgar altında yapılan araştırmalar; tünel testleri ve bilgisayar simulasyonu ile geliştirilmiştir.

İkinci okuma biçimi ise, ekolojik tasarımın ideolojik işlevi ile ilgilidir. James Wines, “Green Architecture“ (Yeşil Mimari) adlı kitabında, ekolojik tasarımın belli bir toplumsal örgütlenme ve güçlenme için, ekolojik olarak işlediği gibi simgesel olarak da ideolojik bir işlev görebileceğini dile getirir . Future System tasarımı olan “Earth Centre” (Dünya Merkezi) projesi; ekoloji ve teknolojinin birleşimini sunan doğanın formlarından ortaya çıkan ‘yeşil sembolizm’ alanının bir keşfi niteliğindedir. Projenin çatısını tamamen kaplayan cam ve fotovoltaik paneller sayesinde sürdürülebilir estetiğin yeni bir anlayışını sunar. Aynı zamanda iç mekanın doğal aydınlanmasını sağlamak amacıyla gün ışığını kontrollü biçimde içeri girmesine izin verir. Gün boyunca elektrik üreten fotovoltaik çatı, gece içerden yayılan ışık sayesinde ikiye ayrılmış bir portakal görüntüsündedir. Plan olarak bakıldığında bir çift güneş gözlüğüne benzeyen tasarım, ekolojik prensipleri sembolize etmek için mimarinin aracı olarak kullanıldığı doğayla yeni bir anlaşmanın kutlamasıdır.

Derya EKİM
İstanbul Teknik Üniversitesi
Doktora Programı

Notlar

  1. Fikret Başkaya, Çığrından Çıkmış Bir Dünya, Maki Basın Yayın, Ankara, 2004, s: 374.
  2. Walter Benjamin, Estetize Edilmiş Yaşam, çev:Ünsal Oskay, Dost Kitabevi, İstanbul, 1982.
  3. Robert Bernasconi, “Yoksulluk Felsefesi ve Felsefenin Yoksulluğu”, Cogito 39 Avrupa’yı Yeniden Düşünmek, YKY, İstanbul, 2004.
  4. Necla Yıkılmaz, Yeni Dünya Düzeni ve Çevre, Sosyal Araştırmalar Vakfı İktisadi İşletmesi, İstanbul, 2004.
  5. Demirer, Göksel N., Torunoğlu, E., Duran, M., 1997, Ve Kirlendi Dünya..., Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara.
  6. A.g.e. Yıkılmaz, 2004.
  7. ABD Küresel Değişim Araştırma Programı: http://www.nacc.usgcrp.gov
    Küresel ısınma, değişen ekosistemler, karbon döngüsü, su döngüsü ve daha birçok konu üzerine gerçekleştirilen ve ABD yönetiminin desteğiyle yürütülen araştırmalarla ilgili bilgileri bir araya getiren bir site. Ayrıca sunulan linklerle, ABD merkezli ve uluslararası düzeyde yüzlerce bilim kuruluşuna ulaşabilirsiniz.
    Küresel Isınma
    http://www.yosemite.epa.gov/oar/globalwarming.nsf/content/index.html
  8. Fritjof Capra, Yaşamın Örgüsü, Yapı Merkezi Yayınları, İstanbul, 1996.
  9. Ferhan Yürekli, Hülya Yürekli;” Mimarlıkta Yeni Kavramı”, Mimarlık ve Felsefe, Ed; Ayşe Şentürer, Şafak Ural, Ayla Atasoy,Yapı Endüstri Merkezi Yayını, İstanbul, 2000.
  10. Susannah Hagan, Taking Shape, A New Contract between Architecture and Nature, Architectural Press, Oxford, 2001.
  11. Derya Ekim, Sürdürülebilirlik Kavramının Mimari Form Üzerindeki Etkisi, İTU Yüksek Lisans Tezi, 2004.
  12. Esra Akcan, “Küresel Çağda Eleştirellik ‘Öteki’ Coğrafyalar Sorunsalı”, Arredamento Mimarlık Tasarım Kültürü Dergisi, Boyut Yayıncılık, İstanbul, 2002/3, s:79-80.
  13. “Küreselleşme, hem aynılık hem farklılıklar üreten bir süreç olduğuna göre, hem jenerik hem de yere-özgü uğraşlara yanıt verebilen kategorilere ihtiyacımız var.”Modernizmin yükselişinden bu yana , küreselleşme adının konulmasından uzun zaman önce, yer kavramı, “Uluslararası Üslubun” duyarsız ithali ile tehdit edilen toplumların bir çok mimar için temel sorunsal tanımlıyordu....Norberg-Schulz ve Juhani Pallasmaa gibi kuramcılar bu sorunsalı, yerin ‘ruhu’ veya ‘özüne’ ulaşmak için yapılan fenomenolojik bir arayış olarak tartıştı....Bugün, mimarlıkta yer kavramı artık özcü olmanın ötesinde ideolojik, ekonomik veya ekolojik bir sorunsalı tanımlıyor.”
  14. Claude Levi-Strauss, Irk, Tarih ve Kültür, Metis Yayınları, İstanbul, 1997, s:14.
  15. Susannah Hagan, a.g.e., 39.
  16. Sim Van der Ryn, Rob Pena, ‘Ecologic analogues and architecture’, Construction Ecology Nature as the basis for green buildings, Ed. Charles J.Kibert, Jan Sendzimir, G. Bradley Guy, Spon Press, London, 2002.
  17. Susannah Hagan, a.g.e.
  18. Werner Blaser, Cultural Center Of The Kanak People, Birkhauser Publisers for Architecture, Berlin, 2002.
  19. James Wines, Green Architecture, Benedikt Tachen Verlag, Italy, 2000